Bir

İnsan o en korunaklı yer olan ana rahmindenanne, oedipus, baba, bir olmak, psikoloji, sevgi, eş arayışı, ruh eşi, büyümek, ayrışmak çığlıklarla ayrılır; bir süre için hala tektir gerçi annesiyle, çünkü ona göre annesi hala onun bir parçasıdır. Ama zaman geçer ve annesinin ayrı bir nesne olduğunu farkeder ve o andan itibaren hep biriyle bir şekilde “bir” olmaya çalışır.
 
Anneyi sınar, “bir” olmadığını farketse de onun koşulsuz bir şekilde hep yanında olup olmadığını gözler. Düşer annesini arar, yanına yabancı biri gelir annesini arar, uykusu gelir annesini arar; büyür ama bir gözü hep annesindedir… Ne yaparsa yapsın, ne olursa olsun o parçasının gerçekten onun olduğuna inanmak ister, ana rahminin sıcaklığını unutmak istemez.
 
Babaya yaklaşır, zaten “bir” değillerdir bilir ama ondan kabul görmek ister. İstediklerini yapar, istediğini yaparsa onaylanacağını bilir, o sevgide bir koşul olduğunu bilir.
 
Sevgiye başka bir yoldan yaklaşır bu sefer ama “bir”liğe giden yol çetrefilleşir. Çünkü hem sevmek hem sevilmek ister hem de “bir” olmak, yalnız olmamak, o korunaklı ilk yuvanın sıcaklığını bir başka şekilde yaşamak ister.
 
Hayatının ilk sevgilerinin anılarıyla, insanın karşısına tüm bilinmezliği ve tüm çekiciliğiyle karanlık belirir. Karanlıkta “bir” olmaya çalışılır el yordamıyla. “Bir” olmanın verdiği kabul edilme, sevilme hissinde yatar bütün heyecan. Ama karanlık, beraber geçirilen her anla, elde edilen her bilgiyle aydınlığa çıkar. Aydınlıkla ihtiraslar, oyunlar, kurallar kendi anne- babamızın silüetleri ve karşıdakinin “bir” olma çırpınışları, onun ilk sevgilerinin izleri belirir yavaş yavaş. Aynadan yansıyanlar can sıkar ve birin içindeki ikili çırpınışlar, çoklu hayaletler can yakar. Her şeyiyle farklı gelen sevgilimiz nasıl da babamız gibiydi? Ya da nasıl bir hızla dönüşmüştü yatağımızdaki kadının elleri annemizin ellerine? Acıyla ruhun “bir”liği bedenin “bir”liğine dönüşür. Ya da bedenler bile hemen kopar birbirinden.
 
Bu zincir nasıl olmuştu da kopmuştu? “Bir”lik hep bozulmak zorunda mıydı? Hep mi aynada yarım yarım bakacaktık kendimize? Ve kimdi o hayaletler?
 
Belki de cevaplar o geçmişteki sevgilerde saklı. Bizi her halimizle kabul eden ya da etmeyen annemizde ve koşullu olan o baba sevgisinde… O izlerden sancılı, acılı bir şekilde de olsa kurtulamazsak, özgürleşemezsek, zinciri hep özgürleşmek için kırmak zorunda kalacağız belki de. Çünkü kabullenici bir eş ya da koşula bağlı bir sevgi bulmaya çalışmakla hayatımız geçecek. Oysa ki asıl gerçek o kabulleniciliği, o kuşullu sevgiyi yeniden yaratmamız gerekliliği. Hayat nasıl kendini her gün baştan yaratmaktaysa biz de lekesiz bir zihinle, özgür bir geçmişle kendi sevgimizi bulmalıyız, kendimizi severek kendimizin kabulu, kendimizin koşulu olarak…
 
Yazar: Psikolog Elif Yavaş Yıldırım