admin ağ günlüğü

Zamanın Acelesi Yok

teknoloji, zaman, Dr. Ayşegül Sütçü Yıldırım, yaşam, psikiyatri, psikoloji, tangram psikiyatri psikoterapi, tangram, telaş

Yaşamınızın kontrolü kimde?

Giderek hızlanıyoruz. Zaman sabit hızla devam ederken yoluna, biz hızlandıkça değişiyoruz.
 
Geçtiğimiz yüzyılda icat edilen bir gerecin hayata geçirilmesi yıllar alırken ve yeni bir icat ancak bir sonraki nesle nasip olurken, artan gelişim hızı sayesinde teknolojik gereçler neredeyse her gün güncelleniyor. Bugün aldığımız elektronik cihaz ertesi gün eski nesil olarak nitelenebiliyor. Gidişat bilimkurgu romanlarındaki teknolojik düzeylere ulaşmamızın her geçen gün daha hızla yaklaştığı müjdesini veriyor bize. Dertlere derman olabilecek bir buluşun gerçekleşmesi an meselesiyken ve bu nedenle durum umut vericiyken, giderek artan ivme nedeniyle bir o kadar da baş döndürücü.
 
İnsanoğlu iki ayağı üzerine kalkıp yürümeye başladığından beri ilerliyor ve değişiyor.
Dört buçuk milyar yıl yaşındaki dünyamızda ilk insan türünün ortaya çıkması 3,5 milyon yıl önceye rastlıyor, değişik türleri olsa da insanların ileri tür sayılabilecek günümüzdeki bizi de kapsayan çağdaş tipte düşünebilen insan ırkı ise ancak son 200 bin yıldır varlığını sürdürüyor.
 
İnsanoğlu yeryüzünde sadece 200 bin yıldır yürüyor.
İnsanlar günümüzden 5200, milattan ise 3200 yıl önce düşüncelerini yazıya dökmeyi akıl ettiler. İlk yazıdan ancak 3200 yıl sonra takvimi bularak 200 bin yılın sadece son 2008 yılını saymayı akıl edebildiler.
 
İnsanlık tarihinde bir dönemden daha ileri bir döneme geçiş son 250 yıla kadar hep uzun süreler aldı. Genelde sabit ve yavaş bir hızla ilerledi keşifler.
 
Teknolojik gelişim hızının artmaya başlaması, insanın seyahat hızının artmasına denk geliyor. Sanayi devrimi olarak tanımlanan dönem 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılda ilk buhar makinesinin bulunmasıyla ilk makineler ve sonrasında da diğer keşifler birbiri ardına gelişti. Taşıt icat oldu.
 
Her bir keşif yenisine yer hazırladı, işini kolaylaştırdı, giderek daha fazlasının arayışlarına çıkan insan daha çok hızlanırsa daha fazla üretebileceğini gördü.
 
Seyahatler de hızlandı elbette. Hızlı trenler ve uçaklarla ülkeler arası yolculuklar saatlere sığdırılır oldu. İnsanlar hızlandıkça özgür hissetti, güçlü hissetti, 200 bin yıldır yürüyen insan artık yürümek zorunda değildi.
Hızlı trenlerden bakıldığında ağaçlar, evler, köyler görülemiyordu artık. Hızla sarılan bir film şeridi gibi geçip gidiyordu manzaralar ve hiçbiri birbirinden ayrılamıyordu. Oysa güzellik ayrıntıda gizliydi, ayrıntı da süreci fark etmekte. İnsanlar geçtikleri yola bakmayı unuttular.  Varılacak son önem kazanırken, süreç değerini yitirdi.
Günlük hayatta da iş hayatında da özel hayatlarda da durum aynıydı. Süreci kolaylıkla ihmal edebiliyorduk artık. Hedefe ve sonuca yönelik yaşar olduk. Birlikte vakit geçirmenin sıcak keyfi yerini, birlikte yapılıyor süsü verilmiş ama aslen tek başına TV izlemelere bıraktı. İşyerlerinde hızlı çalışan bilgisayarlar, uzun saatler süren sohbet eşlikli ekip çalışmalarının yerini aldı. Yolda komşularla karşılaşılmaz oldu, uzun çay sohbetleri yerini sanal arkadaş listelerinden seçmece yapılan sanal atışmalara bıraktı. Gerçekte lezzet sohbetteki incelikli duyguda saklıydı, ama duygu yerini çoktan smiley'lere bırakmıştı.
 
Hızlı trenlerle görünmez olan yol manzarasının yiten ayrıntıları gibi, hızlanan günlük yaşamda insana dair ayrıntıları ve incelikli duyguları göremez olduk. Başarmak, daha az zamanda daha fazla yol almak demek oldu. Daha kısa sürede daha çok para kazanmak, daha erken yaşta daha yüksek mevkilere ulaşmak, kısacası daha hızlı yaşamak başarıyı tanımlar oldu.
 
Bütün bunları neden mi yazdım. Bazen günlük yaşamdaki hızdan başım dönüyor gibi oluyor da ondan. Akşam başımı yastığa koyup günün muhasebesini yaptığımda, eskisinden daha az duygu, daha fazla telaş görüyorum. Günlük telaşlar içerisinde giderek daha fazla ayrıntıyı kaçırdığımı düşünüyorum. Zamanı yakalamak için hızlandıkça, daha gerisinde kalıyorum, sanki peşinden daha hızlı koşmam gerekiyor. Oysa garip, zaman sabit hızla akıyor.
 
Koşuşturmalar arasında o anki telaşımı fark edebildiğimde bunu düşünüyorum, yani zamanın asla telaşlanmadığını. O zaman adımlarım yavaşlıyor, yoldan geçenlerle selamlaşıp, komşunun kızının ne kadar da büyümüş olduğunu fark edebiliyorum, daha fazla gülebiliyor, daha fazla duygulanabiliyorum böylece ve gece muhasebelerinde kendime “evet bugün güzel yaşadın” diyebiliyorum.
 
Bu yazıyı bunun için yazdım, eğer bir gün siz de bir telaş hissederseniz, aklınızda olsun diye: Zamanın hiç acelesi yok.
 
Dr. Ayşegül Sütçü Yıldırım
İçeriği paylaş